Ayın altında kağnılar gidiyordu. Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru. Toprak öyle bitip tükenmez, dağlar öyle uzakta, sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişemeyecekti. Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık, kısacıktılar ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak toprak ve topraktı. Gece aydınlık ve sıcak ve kağnılarda tahta yataklarında koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. Ve kadınlar birbirlerinden gizleyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. Ve kadınlar bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde harman yerine kehriban başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı, aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
In the days before Linnaeus things were easy for herb enthusiasts. If two herbs or spices looked and/or tasted the same, one would just add an adjective in front to make the distinction. It looks like radish, but it taste different? Call it horse radish. It tastes like Marjoram, but grows in the wild? Call it wild marjoram. This naming convention leads to many confusions to the modern food enthusiast, who suddenly, can taste items from across the globe in the convenience of their supermarket alleys. One of my biggest confusions regards the bitter leaves of what I grew to know as "Roka" in Turkey. I'll try to clean this confusion with the help of Wikipedia and the great Carl Linnaeus. This is what I know as Roka in Turkish. Its species name is Eruca Satvia, and is known as Arugula or Rocket in the English-speaking world. In Italian its called the Rucola comune, i.e. the common rucola. I guess both Germans and Turks have taken the word from Italians. This on...
Our rivals Fenerbahce played PAOK in the European League Playoffs. Partly because of the rivalry with Fenerbahce, and partly because of the story that I've been hearing -but not able to confirm- that PAOK's founders included Greek Besiktas supporters from Istanbul there was a growing solidarity among fans of the two clubs. To the delight of PAOK and some Besiktas fans, PAOK eliminated Fenerbahce out of the Cup. I feel it was important to see that the passion for the colors or the emblem of the club -both clubs share Eagle as their emblem- could transcend nationalistic fervor kindled by the media on the both sides of the border. A similar feeling was to be felt in Ankara, where a handful of Greek supporters opened the banner above, in the Turkey-Greece game of the Basketball World Cup. This time to the delight of all Fenerbahce and Besiktas fans it was the red and white jerseys that came out victorious.
It is common for people living in two of the three major cities in Turkey that are on the cost, Izmir and Istanbul, to mock the other one, Ankara, just because the biggest body of water nearby is a 2km long 200 meter wide lake. From silly comments like "I can't imagine how it would be like to wake up without seeing the sea" to absurd arguments like it is impossible to "fall in love without being next to the sea", I've heard it all... I think they're all bullshit. I compare their situation with that of those people working in fragrance shops. Surrounded by stimulating scents of all sorts, I doubt if they can enjoy those fragrances when they go back home and smell them on their loved ones... Similarly, I can enjoy the mossy smell of the sea to the full extent, because I long for it for a year. It has some drawbacks too. This morning I woke up with this sweet smell in my mind, in another capital far far away from the sea, and I can't do anything about i...
Comments
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
Nazim Hikmet