Sunday, April 06, 2014

Coffee and Capitocalypse

I am  a late comer to specialty coffee,  or to coffee in general. My idea of coffee has been shaped my Nescafe with milk to stay up during PHD or that gruesomely bitter burnt Starbucks coffe that I could only tolerate with a lot of cream and sugar back in my Austin days (exactly here to be precise). I do not like Turkish coffee, since it is even darker than Starbucks coffee.

All of this changed when my friend and soon-to-be sister-in-law Deniz sent our office a filter coffee machine for end user tests. I slowly moved from Starbucks, Nero, Tchibo up to the only speciality coffee shop in Istanbul Kronotrop (link). I have also tested different brewing methods such as using Moka pot (link). Moka pots seem to accentuate the flavors in the beans, and more suited for fresh grinds and for preparing espresso-like substrate for latte variants.

Being the geek that I am, I soon came across Aeropress, which was invented by a geek for geeks (here is a link to an article about the history of Aeropress). After inventing the best Frisbee, Alan Adler decided to invent the best single-shot coffee brewing method. He came up with a plastic chamber that relies on pressure for extraction of flavors. The coffee made with Aeropress has the longest lasting flavors I came to experience in my life. If you are after quick, good-tasting, cheap and clean method of making coffee, Aeropress is the way to go. For those interested, here is a good introductory video:

Aeropress Coffee Brew Guide : MistoBox Series from MistoBox on Vimeo.

I also came across this article (link) discussing how coffee and related experiences are used by the same forces that drive gentrification to create "experiences" for the advantaged classes, exploiting the service sector employees on the way. From this perspective, Aeropress can be seen as liberating as well... OK, I'll stop here and let you enjoy your coffee without diving into social critique.

Saturday, April 05, 2014

Gerçeklere Masallar



Belki ergenliğimi çok akut yaşamadığım için, belki konformizmin dibine vurmaya başladığım için, belki de konformist güçler son yıllarda iyice dayanılmaz hale geldiği için; naif olmasa da sinik bir başkaldırı sunan sanat eserleri iyice çekici hale gelmeye başladı bana.

Yaklaşık bir sene önce burada hakkında yazı yazdığım (link) Jetzt şarkısı "Haydi gündelik hayata dalalım!" temalı "Kommst du mit in den Alltag"  ile başlayan Almanca altyazılı bu filmin en ilgi çekici sahnesini dün Walser'in "Tanner Kardeşler"'ini bitirerek kapattım (link).

26 yaşına kadar uşaklık, çiftçilik, oyunculuk, bankacılık yaparak geçinen Robert Walser'in otobiyografik izler taşıyan romanını kitabın arka kapağındaki söz gerçekten çok iyi anlatıyor: "Gerçekçi bir masal". Kafka'vari bir sis perdesi arkasından ne kadarının gerçek, ne kadarının eleştirel, ne kadarının kişisel olduğunu anlamak için kafa yormanız gereken bu kitabı toplumun dört bir yandan kendini sardığını hisseden tüm yaşıtlarıma tavsiye ediyorum.

Modernitenin katılaşmaya başladığı ilk günlerde yazılan bu kitap, Kafka'nın mektuplarında da kendine yer buluyor. Editör'ün yorumu ile aslında Kafka da Walser de hala cevaplayamadığımız şu temel soru ile boğuşuyorlar: Özgürlük adı altında herkesin belli kalıplara girmesini emreden bir sistemde nasıl "kendimiz" oluruz? Kafka kendimiz olamamızın suçunu bize yıkarken, Walser burada suçu dışarıda buluyor. Hala cevabını vermediğimiz bu sorunun asıl cevabının bu iki yorumun ortasında bir yerde olduğunu söylemek sanırım sadece "apaçıkçılık"-(truism) olur.

Türkçe çevirisi için link.

Tuesday, March 11, 2014

Askı'da Yaşamak - Berkin İçin



Şiirlerin yıllar sonra olanları yazıldıkları gün birebir anlatma gibi rahatsız edici bir huyları var. Ya tarih gerçekten lanet bir sarmal, ya da şairler gerçek birer kahinler.

Gezi olayları öncesi Kazım Koyuncu ile tanıdığım ve beni derinden etkileyen Askıda Yaşamak adlı Atila İlhan şiiri, bugün katledilen Berkin ile -ne acıdır ki- tam anlamını buldu. Şiiri okuduğumdan beri, askıda yaşamak ne demektir diye soruyordum kendi kendime.

Bugün bir anda anladım, bu zalimlerin Berkin'i ve ailesini 8 aydır nasıl acımasız bir askıya astıklarını. Ve sokaklarda mızıka çalması gereken o yeşilli çocuğu katledenlerden son bir kez daha nefret ettim. Bir daha affetmemek üzere nefretimi kalbime ve buraya yazıyorum. Bunların hesabını vermeden bir yere gitmiyorsunuz.

Askıda Yaşamak

Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
Gece trenlerine binme
Kaybolursun,
Sokaklarda mızıka çalma çocuk,
Vurulursun

Atila İlhan

Bu da güzel Trabzonspor'lu Kazım Koyuncu'nun harika yorumu:

http://www.youtube.com/watch?v=VAPAewsM1rM&feature=kp

Söz, yağan bu yağmurda kaybolmayacaksın Çocuk. 

Tuesday, January 21, 2014

Schattenhaft - Ya da Abbado'nun Ardından


Karajan'dan aldığı Berliner Philharmoniker şefliğini Simon Rattle'a bırakan, en sevdiğim Mahler yorumcularından biri olan İtalyan müzik adamı Abbado'yu kanser yüzünden kaybettik. Bu büyük müzik adamını en iyi Mahler'in 7. Senfonisi ile anabileceğimi düşünüyorum:



Özellikle de Gölgeli ismindeki 3. Bölümü ile:



Yine, yeni ve yeniden:

Ars longa,
Vita brevis.

Monday, December 23, 2013

The Boy With A Thorn On His Side








The boy with the thorn in his side,
Behind the hatred there lies,
A murderous desire for love,
How can they look into my eyes
And still they don't believe me ?
How can they hear me say those words,
Still they don't believe me ?
And if they don't believe me now,
Will they ever believe me ?
And if they don't believe me now,
Will they ever, they ever, believe me ?

Just a write down a sudden, perhaps fleeting, association between two works of art that I particularly like.

Friday, December 20, 2013

Bu iş zor Yonca



Bu iş zor, çok zor Yonca,
Çünkü bizler istemeyince,
En çok bağıran en doğru sayılır,
İnsanlar işitmeyince.

Bu iş zor, çok zor Yonca,
Çünkü bizler duymayınca.
Birinin eli herkesin cebinde,
İnsanlar umursamayınca.

Bu iş zor Yonca,
Çünkü insanlar yıllar boyunca,
Hiç soru sormadan durur...

Gündeme ilişkin en yerinde şarkı. Ne demişler: "Ars longa, vita brevis." Bülent Ortaçgil'e ve Yaşar'a selam.

Saturday, November 23, 2013

Dylan, Dylan...

The song that kicked open Bruce Springsteen's mind (link: http://www.youtube.com/watch?v=SRu66l3QI_U ) finally has an official video (link: http://www.wired.com/underwire/2013/11/bob-dylan-rolling-stone-video/ ). And what a video it is!

Created by the digital Agency Interlude this is an interactive TV with 16 channels, with all the people on the screen are singing Like a Rolling stone. Having an award winning film director as a son can come handy sometimes (link: http://en.wikipedia.org/wiki/Jesse_Dylan).

I love the fact that one of the channels is History Channel with Pawn Stars on it. If you want to share my joy do watch this video (link: http://www.youtube.com/watch?v=32NWr5RKDRg)

Dylan was many things over the years. Among the many faces he had, the one I associate the most is his Existentialist era (i.m.h.o.). After Visions of Johanna, like a Rolling Stone is his most iconic from this era. A world where everyone is singing Like a Rolling Stone reminded me of another existentialist favorite of mine, Being John Malkovich: (link: http://www.youtube.com/watch?v=HPeattKV74A).