Thursday, March 20, 2008

Kapatilma davasi üzerine görusler

Gecen sene ortasinda secimlerle baslayan, Abdullah Gül’ün Cumhurbaskani secilmesi ile suren, bir ara yeni anayasa tartsimalarinda kimlik bulan, MHP’nin cikarci atagi sonucunda turban yasagi eksenine giren, ve en son olarak AK Parti hakkinda acilan kapatilma davasinda iyiden iyiye bir catismaya donen politik savasimi “Turkiye’nin gecikmis kuvvet paylasimi sorunu” olarak biraz daha genis bir perspektifde yorumlamaya calismadan once, laiklik ve dinin topumdaki yeri hakkindaki kendi goruslerimi kisaca hatirlatmakta fayda goruyorum.

Hangisi olursa olsun, bir yerden sonra bilincli olarak mantik ve aklin “inanc” adina feda edilmesini -Danimarkali yenilikci din adami Kierkegaard‘in terimi olan inanc atlamasi, leap of faith’den bahsediyorum- gerektiren Din kavraminin toplumu duzenlemek icin kullanilmasini dogru bulmuyorum. Burada duzenlemeyi yapan ucuncu bir organ oldugu, ve bu organin demokratik sureclerle secilmis bir devlet oldugunu varsaydigimi vurgulamam gerek. Din su veya bu sekilde tartisilamayacak bazi mutlaklara inanci, her turlu tartisilamayacak mutlak deger de bu degerlerin suistimalini birarada getirdigi icin kesinlikle kisisel kalmalidir. Bu dusuncelerime az once bahsettigim gecikmis kuvvetler paylasimi savasinin bir muharabesi olan turban konusunu yorumlarken deginecegim.

Gecikmis kuvvetler paylasimi savasi

Gecen Ekim ayinda ilginc bir sekilde CEBIT Euroasia’daki Tarih Yayinlari standi’nda elime gecen Ankara Universitesi hocalarindan Yahya Tezel’in Cambridge’deki “1923-1950 Turkiye Cumhuriyetinin Iktisadi Tarihi”baslikli doktora tezinin kitaplastirilmis hali gecti. Ikinci kismi ekonomi bilgime gore agir kactigi halde 1923’e gelen sureci Bizans imparatorlugundan alarak ozetledigi ilk kisimi gercekten cok ilgimi cekti, ve birkac zamandir aklimda olan dusunceleri pekistirmeme yardimci oldu.

Tezel tezinde Bizans ekonomik modelinin asiri korumaci ve asiri merkeziyetci yanini vurgularken, Osmanli Timar sisteminin Bizanstan alinma olduguna dikkat cekiyordu. Genel olarak yonetimdeki dar cikar kadrosunun cikarlarini gozetmek icin bolgesel yoneticilere devredilemez sekilde birakilan bu timarlarin, zaman zaman politik linc girisimleriyle bu yoneticilerin elinden alinmasinin, ve gercek anlamda bir mulkiyet olmamalarinin, yoneticilerin timarlarini daha efektif bir sekilde kullanmak icin herhangi bir nedenleri -incentive- olmamasina yolactigini savunan Tezel, kullanilan ilkel tarim teknikleri de isin icine girince -ilk cagdan kalmis tarim teknikleri Cumhuriyet’in ilk yillarinda dahi devam ediyordu- birakin endusturiyel uretimi, on-kapitalist birikimin bile Anadolu cografyasinda eksik oldugu sonucuna variyordu.

Boyle bir cografya’ya gelen Turk kavimleri’nin o zamana kadarki ekonomik duzenleri ise ele gecirilen ganimetin hakan tarafindan yine kendi cikar cevresine dagitilmasi esasina dayaniyordu,-burasi benim yorumum, Islamiyet öncesi Turk kavimlerinin ekonomik yapisi hakkinda bilginiz varsa benimle paylasirsaniz memnun olurum- ve dolayisiyla yerlesik bir toplumu yonetmek icin yeterli “know-how”a sahip degillerdi. Bizans yonetim kadrolarinin alinmasina kadar siki bir entegrasyonu gerektiren bir degisim sureci sonucunda Osmanli ekonomik duzeni ganimet paylasimi, ve verimsiz bir tarim gelirlerinin yine ayni dar cevreye dagitilmasi uzerine kuruldu. Kendi kendini destekleyemeyen bu modelin cok kisa bir surede nasil Avrupa’li merkantil sermaye ile iliski kurdugu ve borclanmaya basladigi yine Tezel’in tezinde orneklerle gosteriliyor. Cografyamizdaki bir sonraki buyuk rejim degisikligi olan Kurtulus Savasi ve Atatürk Devrimleri’nin de ekonomide yapisal olarak buyuk degisimler getirmedigini goruyoruz. Kurtulus Savasi’nin finansmani sirasinda -kahramanca carpisan, ac kalan kadin erkek tum Turk vatandaslarinin emeklerini, fedakarliklarini kucuk gormek gibi bir amacim yok, ancak savaslar da her insan aktivitesi gibi ekonomik yonu olan aktivitelerdir- yonetici kadronun eski toprak sahipleri ile yakin iliskiler kurdugu, ve ozellikle 1930’larda CHP üyeliginin ekonomik kazanimlar icin bir on kosul haline geldigi de kanitlara dayanan -ornek olarak ulkede uretilmeyen mallarin ithal ikamesi kapsamina sokulmasi, ve ithalat izinlerinin parti uyelerine dagitilmasi gibi- bir yorum olur. Cok partili sistemin gelmesi ile direk uretime dayanmayan, rant, vergi, dis yatirim, kalkinma destekleri gibi kalemlerin dagitilmasi CHP’den iktidari ele geciren partinin dar yonetici kadrosuna gectigini de gozlemleyebiliriz.

Yaklasik 1500 yillik bu kisa ekonomik ozete baktigimiz zaman, Celali isyanlari disinda, deger uretiminin kontrolunun dar bir cikar cevresinden daha genis kitlelere aktarilmamasi nedeniyle yasanmis buyuk bir ayaklanma, catisma, ya da politik bir hareket goremiyorum. Halbuki butun oturmus demokrasilerde bu tarz kuvvet paylasimi savaslari olmustur, ornek olarak Amerikan Ic Savasi’ni, Fransiz Ihtilali’ni,Ingiltere’de yuzyillar suren Parlemento-Kralci savaslarini, Almanya’daki “Koyluler Savaslarini”, tum Avrupa’yi etkisine alan 1850 devrimlerini, Bolsevik Devrimini alabiliriz. Bizim ile muadil “demokrasi”lerde, Guney Amerika devletleri, Hindistan gibi, toprak reformu konularinin hayati onem tasidigini gorebiliriz. Demokrasi uretim fazlasi dahil tum kamusal varliklarin demokratik sureclerle tum hak sahiplerine dagitilmasini icerirken, demokratiklesme surecindeki ulkemizde boyle bir savasimin gec olsa da yasanmasinin gerekli olduguna inaniyorum.

Yazi icerisinde savas ve savasim kelimelerini degismeli olarak kullandim. 1980’lerden itibaren acilan ekonomi ile sehirlere gocmus insanlarin ekonomik guc elde etmesi, ve bu ekonomik gucu kendi istekleri dogrultusunda kontrol etmek istegiyle politikaya veyahut da demokratik sureclere girmesi ayni zamanda ülkemizde yeteri kadar islemese de bu sureclerin var olmasi sayesinde kuvetler paylasimi cekismeleri bir ic savastan cok demokratik bir savas, ya da savasim-mucadele- halinde oluyor.

Ünlü Fransiz düsünür Fouccault’un demokrasi bakis acisindan bakilinca bu taz catismalarin olmasi demokrasilerin saglikli gelismesini ve sekillenmesini saglayan bir olgu.Zira demokrasi cogu insanin kafasinda oldugu gibi sadece secimlerden, anayasadan, ve siyasi partilerden olusan cogunluk oyu prensibine dayanan tanimlanmis bir sistem olmaktan ziyade, her toplumda kendi dinamiklerine gore sekillenmesi gereken, toplumsal cekismeler icinde insan ozgurlugunu, esitligini saglamaya calisan ve tum vatandaslarin aktildigi bir projedir. Ulkemizde bu proje uc kere sekteye ugramis olsa da, bu tarz bir mucadelenin sonrasinda , mucadelenin taraflari demokratik sureclerde tam olarak temsil edilmesi kosuluyla basarili olabilecektir. Ancak tam bu noktada bir kac cekincem var.

Su an AK Parti’nin daha once Menderes’in, Ecevit’in -Unutmayalim ki Ecevit eski rejim’in temsilcisi Ismet Inönü’yü saf disi birakmisti- yaptigi gibi kuvvetler paylasiminda isteyen konumunda bulunan kesimin nabzina uygun davrdandigi icin %47 ile iktidarda. Ancak bu demek degildir ki AK Parti bu savasimda genis kesimlerin cikarlarini temisl ediyor. Keza ne parti programlarinda, ne de su ana kadar yaptiklari duzenlemelerde kuvvetin genis kesimlere yayilmasi amacini goremiyorum.Su an AKP yonetici kesimi kamu oyuna gozukmeyen yerlerde rant dagiticiligi oynarken, kamu oyuna karsi kuvvet paylasimindan pay alamayan kesimin savunucusu ilkeli partiyi oynamakta.

Ozgur basin icin gerekli olan basinin finansal ozgurlugu ulkemizde rant dagitimi bazli ekonomik baglantilar yuzunden basinin iktidarin faaliyetlerini yeterince irdeleyememsi sonucunu dogurdugu icin AKP’nin bu iki yuzlu taviri secmenlere yeterince iletilemiyor. Bu yapisal bozukluk az once bahsettigim saglikli demokrasinin kurumsallasmasi icin gerekli oldugunu dusundugum mucadelenin saglikli islememsinin onundeki en buyuk engellerden biri.

Toparlamak gerekirse bugunku savasimin ve tartismalarin uzunca bir sure devam edecegini, yukarida bahsettigim tehlikelerin yanina AK Parti icinde demokrasi karsiti din temelli devlet hayali kuran, dolayisiyla demokrasi karsiti olan bir grup bulundugu icin Türkiye’deki demokrasi projesi’nin buyuk bir tehlike altinda oldugunu dusunuyorum. AK Parti’nin iyi bir dalga yakaladigini, ama er gec sorunun kaynagina inmediginin secmenlerce gorulecegine, bunun gelmesi muhtemel bir ekonomik kriz ile olacagini tahmin ediyorum. Ayni zamanda universitelerde turban meselesinin de bu uzun surecteki gecici bir mevzu oldugunu, bu konu cozulse bile baska konular ekseninde tartismalarin devam edecegini dusunuyorum.

Demokrasinin anlami ve kapatma davasi

AK Parti israrla demokrasiyi cogunluk oyu kavramina bagliyor. Demokrasi ile en basit kaynaklarda bile cogunluk oyunun cogunlugun diktatorlugune yolacabilecegini, bunu engellemek icin anayasa yazimindan tutun sivil toplum orgutlerine dek degisik organlarin modern bir demokrasinin parcasi oldugu yaziliyken bunu israrla soylemek populist ve cikarci bir yaklasimin belirtisidir. Bunun karsisinda modern bir demokrasiyi savunanlarin israrla tum secmenlere birgun azinlik durumuna dusebileceklerini, ve bu yuzden icinde bulunmasalar bile tum azinlik haklarinin korunulmasinin gerekliligini anlatmalari gerekli. Ancak su an bunu yapan hicbir siyasi parti goremiyorum. Azinlik haklari dernekler yasasiyla gasp edilirken, Cingene vatandaslarimizin sesleri duyulmazken sessiz kalan partiler AK Parti karsisinda basarisiz olmaya mahkumlar ne yazik ki.

Modern demokrasinin en onemli unsurlarindan biri hepimizin bildigi gibi kuvvetler ayriligidir. Ulkemizde pek konusulmayan baska bir konu ise bu kuvvetler arasindaki dengeyi saglayan Amerikan politikasindaki adiyla “checks and balances” kavramidir. Bu kavram cogunlugun diktatorlugunun ulkede geri donulmez degisikliklere yol acmasinin onunde durur. Secimler sonrasi yazdigim yazida ulkemizde boyle bir sistemin oturmamis oldugunu soylemistim. Anayasa degisikligi olmadigi icin bu durum devam etmekte. Boyle bir guvencenin olmadigi durumlarda ise Asker gibi modern bir demokraside sivil iradenin altinda olmasi gereken bir kurum 5. bir kuvvet olarak ortaya cikiyor.

Bu cerceveden Anayasa mahkemsinde acilan davayi demokrasinin bir parcasi olarak goruyorum. Ak Parti’nin Anayasa mahkemesini halka kotulemesini demokrasiye inanmadiklarinin baska bir kaniti olarak algilanabilir. Bir demokraside yuksek yarginin gorevi kanunlara karsi gelen hukumeti kontrol altinda tutmaktir. Kanunlara karsi gelindigini dusunuyorsa bir savcinin iddaname hazirlamaya ve dava acmaya hakki vardir. Bir hukuk devletinde kanunlara karsi cikan devletin kendisi bile olsa sonuclari ne olur diye dusunulmeden hukuki surecler baslamalidir. Bu acidan Erdogan’in ulkenin savci’nin ulkenin istikrarini dusunerek dava acmamasi gerekirdi argumani yine hukuk devleti kavramindan ne kadar uzak oldugunun bir gostergesidir.

Dava acilmasini bugunku kanunlar goze alindiginda dogru buluyorum, ancak kanunlar dogru mudur sorusunu da sormak gerekli. Iste bu yonden yaklastigim zaman herhangi nedenle olursa olsun -kökten dincilik, ayrilikcilik- demokrasi karsiti hareketler icinde bulunulan partiler ile kapatilma yolu ile mucadele etmenin verimli bir yol olmadigini dusunuyorum. Bunun icin iki neden var aklimda, oncelikle her ne kadar bu tarz politik catismalarda taraflar karsilarindaki tarafi kendi destekcilerine tek yonlu kotu canavarlar olarak tanitmak kolayciligina kacsalar da iki yanda da ilimlilar bulunur. Kurunun yaninda yasi da yakmak o gruptaki kurularin gucunu arttirdigi gibi, once bahsettigim demokrasi projesinin oturmasi icin gerekli olan tartisma ortamini baltalar. Bunun yaninda genel olarak butun demokrasilerde populist davranmayan taraf “elitist” olarak damgalanma tehlikesi ile karsi karsiyadir. Kaldi ki Türk demokrasisinde, ozellikle “ulusalci/asker yanlisi” kesimde, bu elitist damgasinin hakli oldugunu da dusunuyorum. AK Parti ozelinde, AK Parti’nin kullandigi retorik’in kendini ezilmis goren kitlenin duygulari ile ortustugunu, AK Parti hareketleri ile bu kitleyi temsil etmese de, kapatilmasi halinde bu kitlenin AK Parti’nin bu yuzunu gormekten ziyade, kendilerini AK Parti ile daha da ozdeslestireceklerini dusunuyorum. Bu da az once bahsettigim gibi ulkemizdeki demokrasi projesine zarar verecektir.

Iddanameyi okudum, ozellikle Milli Egitim Bakanligi’nin icraatlari disinda daha cok medyada yer alan beyanalra dayali bir iddaname, ve dusunce ozgurlugu acisindan bakildiginda guclu kanitlar degil bu kanitlar. Milli Egitim Bakanligi icraatlari ile ise dogrudan bu icraatlari Anayasa Mahkemesi’ne goturerek mucadele edilebilecegini dusunuyorum.

Laiklikin korunmasi

Ulkemizde bir 5. güc olarak kendini gosteren, ve pratikte laikligin korunmasi icin en onemli kuvvet olan Asker’in Abdullah Gül’un Cumhurbaskanligi surecinde politik arenada guc ve inandiricilik kaybettigini hepimiz biliyoruz. Bu tarz davalar ile Yargi’nin da Anayasa yolu ile secmenlerden aldigi vekalet’i -mandate- secmenler gozunde kaybetme tehlikesi var, ki bu da demokrasinin en onemli yapitaslarindan biri olan Laiklik ilkesinin bir korumasinin daha etkisiz kalmasi anlamina geliyor.-Asker’in modern bir demokraside yeri yoktur, ancak ülkemizde durum bu. Bu durumda cozum nedir diye sormak gerekli, bunu da bir sonraki yazida tartismak istiyorum.

Ana hatlariyla laikligin demokrasinin en onemli parcalarindan biri olduguna inanan vatandaslarin aktif olarak inandiklari dogrular icin mucadele etmesinin dogru yol olduguna inaniyorum. Bunun icin Amerika’da 1960’lardan beri Amerikan demokrasisi terimiy ile “kilise devlet ayrimi”ni korumak icin mucadele veren, partilerden ve dinlerden bagimsiz, tamamen bagis destekli sivil toplum kurulusu olan Americans United ornegini uygulunabilir buluyorum. Cozumun bir diger ayagi da anayasamiza calisir bir “checks and balances sistemi”nin eklenmesini, ve darbe yadigari anti demokratik yasalarin -301, secim kanunu, partiler kanunu- Avrupa Birligi Sureci cercevesinde degistirilmesi olduguna inaniyorum.

No comments: